Benden Ote Benden Ziyade

Attigi sesli ve neseli kahkahanin akabinde etrafinda anlik bir sessizlik olmustu.

Hafif cakirkeyif olmasi da etkili olsa, etrafindaki nese en buyuk kaynagiydi bu gece atilan sayisiz kahkahanin. Gercekten iyi vakit geciriyordu. Cok da buyuk bir ugras vermeden hem de, sadece konusmak yeterliydi bu gece kahkaha atmak icin. Ne bir komedi filmine ihtiyaci vardi, ne bir fikraya, ne de birilerinin dustukleri komik halleri derleyen bir videoya. Sadece kendini sohbete birakmasi yeterliydi.

Tuvalate gitmek icin verdigi arada saate bakma gafletine dusmustu. Epey gec olmustu ve yarin yerine getirmesi gereken sorumluluklari vardi. Eskiden olsa bu sorumluluklari pek de takmaz, bu neseli ortami kolay kolay birakmazdi. Boyle kaygisizca kahkaha attigi bir gece yasama sansi daha nadir geciyordu eline nitekim. Ama bu aralar cok da zor olmuyordu bu tip bir gece yasamasi. Cok dusunmedi bu yuzden ve arkadaslari ile vedalasip, cikis yolunu tuttu. Cikisa giden yol daha gurultu ve kalabalik bir salondan geciyordu ve bu dis ortam beynine dusunmek icin bir saniyelik firsat dahi tanimadi. Kapiyi itti ve hafif soguk olan bahar gecesine kendini birakti.Simdi kendi basinaydi ve eve yurunecek bir yol onu bekliyordu. Buyuk ve sik adimlarla asti bu yolun ilk bir kac metresini.

Cok guzel bir geceydi diye gecirdi icinden, eglenmisti. Gece konusulanlardan olusan ozeti derlemek icin hafizasindan belirli hareketsiz ve hareketli fotograflar cekti. Gecenin derlenmis halini hizlica oynatti zihninde. Henuz yarim dakika gecmisti ki, hizli oynatilan derlenmis anilar onu tekrar kendini mekandan disari atip geceye biraktigi o saniyeye getirdi.

Tam o anda, bir huzun coktu icine. Mekandan cikarken icinde olmayan bu kotu his kapladi icini. Icinden yayilan bu hissin, yuzundeki anlamsiz gulumsemeyi supurmesi de pek uzunca surmedi. Bir sonraki belirti acilabildigi kadar uzunca acilip, atabildigince uzun adimlar atan bacaklarinda oldu. Bir sonraki adimi atamadilar ve bedenini cok kisa bir anligina yolun ortasinda dikilmek zorunda biraktilar. Bilimkurgu filmlerinde ana merkezleri yok edildigi icin bir anda etkisiz hala gelen bir uzayli ordusunun bir neferi gibi hissetti. Vucudundaki tum kaslara butun hareketleri sinirsizca yapmasina yetecek kadar yuksek olarak hissettigi enerji bir anda kesilmis ve cok daha az seviyede, azar azar geri gelmeye baslamisti. Bedenini durdurmaya zorlayan bacaklarina ulasan bu dusuk seviyeli enerji atilan kucuk ve seyrek adimlara donustu yarim saniye kadar sonra.

3-4 saniye kadar sonra da eve giden yolda bitkin ve urkek yurur halde buldu kendini. 5 saniye bile surmeyen bu degisim karsisindaki saskinligi muazzamdi. Saskinliginin gecmesi oyle bir kac dakikada gececek cinsden degildi. Bunu hissettigi icin “nasil oldu bu?” sorusunu sormak icin saskinliginin gecmesini beklemedi.

Icini kaplayan nesenin yerini alan bu hissi tanimlamak ihtiyaci hissetti ilk olarak. Sucluluk hissediyordu cok acik bir sekilde. Neyin sucluluguydu bu? Enerjisini bir kac saniyede bu kadar asagiya cekme gucune sahip bu sucluluga neden olan suc neydi? Buyuk bir gunah islemis olmaliydi. Ama bir turlu bulamiyordu bu isledigi buyuk sucu. Dusundu beyninin tum hucrelerini kullanarak. Saniyeler icinde catlayacak gibi oldu basi. Neydi bu sucluluk hissinin kaynagi? Bulamadi. Bu sekilde eve ulasip, yatagina atsa da kendini, uyuyamayacagini biliyordu. Eve gitmek icin saga donmesi gerektigini bilmesine ragmen, solunda kalan parka dogru yoneldi.

Parkin icindeki agaclik alandan gecerken agaclarin her birinin bogazina yapisip, kendini bogmaya calistigini hissetti; saniyeler once yolda yururken etrafindaki binalarin yaptigi gibi. Aciklik alana gelince basini yavasca kaldirdi ve gokyuzundeki yildizlari gorur gormez icine derin bir nefes cekti. Sanki dakikalardir hucrelerine ulastiramadigi oksijenin cigerlerinde kanina karistigini hissetti. Takip eden saniyelerde tum hucrelerinde hissetti bu oksijeni ve onun yardimiyla aciga cikan enerjiyi. Kalp atislari normale donmeye baslamisti ve basindaki o agri kaybolmustu.

Gozunu etrafindaki yapilarin gormesine izin verdigi en uzak noktalarda gezdirirken, zihnini az once cevapsiz kalan sorularla mesgul etmekten geri kalmadi. Nasil bir suc islemisti? Hayatinda yaptigi hatalari dusundu, uzdugu insanlari, isledigi suclari. Iyi bir insandi. Ne kayda deger bir suc islemisti ne de derinden yaralamisti bir insani. Emindi ama az once bedeninde gerceklesen degisime neden olan hissin sucluluk olduguna. Bircoklarindan sucsuz ve masum bir hayat surmus olmasina ragmen nereden geliyordu bu sucluluk? Tum gecmisini taramasina ragmen en ufak bir olay ile iliskilendiremiyordu halen hissetmekte oldugu bu sucluluk duygusunu. O anda anladi bu suclulugun nedeninin yaptiklari ile iliskili olmadigina. Bu sucluluk, bu gece hissettikleri ile iliskiliydi. Bu gece cok iyi vakit gecirmisti. Bu gece hissettiklerini zihninde kendiyle paylasmakla, cekmisti tetigini bu sucluluk duygusu olarak patlayan bombanin. Eglendigi icin suclu hissediyordu. Bulmustu cevabi ve sonuna kadar tatmim olmustu bu cevaptan.

Cevabi bulmak onu rahatlatsa da bir o kadar da uzmustu. Bir insan nasil olur da eglendigi icin suclu hissederdi. Bunun cevabini bulmadan hayatina devam etmeyecekti. Bu sekilde devam edilemezdi. Uzunca dusunecekti bu gece.

Her ne kadar cok uzakta da olsa, sahip oldugu dusunce yapisinin temelleri Anadolu’da atilmisti. Her ne kadar buyudukce bu cografyadan kendisine aktarilan ve yanlis olduguna kanaat getirdigi bir suru dogruyu bilinc ustunden silse de onlarin bilincinin altinda var olmaya devam ettiklerini ve davranislarini etkilediklerini de biliyordu. Bunu bilmek onemliydi. Cunku tam da su an hissettikleri bu durumun bir ornegiydi. Onun dogup buyudugu yerlerde, cok gulmek kotu bir olayin gercekleseceginin alametiydi. Bu sacma sapan dusunceyi belki ergenliginin ilk yillarinda bilinc ustunden silip atmis olsa da, cok ve kaygisizca gulmekten hep cekinmisti. Dusuncelerinin dogru yerlerde gezdigini sezdi ve buyudugu yerlere, ona ogretilenlere odaklandi. Onu cevreleyen dis dunyadan zihnini soyutlayip saatlerce dusundu bu sucluluk duygusu uzerine o gece. Gecenin nasil gunduze dondugunu bile fark edememisti ta ki gunun ilk isinlari gozlerini kamastirana dek.

Gozlerinin ve bedeninin ne kadar yorgun oldugu umrunda bile degildi. Zihnini kaplayan rahatlama yetiyordu yuzunde saatlerce once kaybettigi o anlamsiz gulusu geri getirmek adina. Guzel bir gun basliyordu. Ve hatta su ana kadarkinden daha guzel bir hayat basliyordu. Neler dusunmustu, nerelerde gezmisti zihni? Simdi oraya gelelim.

Anlamisti ki bu sucluluk duygusu onu yillardir sadece cok fazla eglenmekten alikoymuyordu. Bu sucluluk duygusunun, sayisiz hareketini sekillendirdigini fark etmisti. Mutlulugunu saklamasini salik veriyordu mesela. Kendisinin mutsuz olmasi icin hicbir nedeni olmasa bile; toplumun veya ailesinin diger bireyleri mutsuzken, mutlu olamazsin diyordu. Bunun gibi daha onlarca dogru veya yanlis yargiyla, nice hareketlerine sekil veriyordu. O yillar icinde toplumunun ona ogrettiklerini kendi mantik suzgecinden gecirip yanlis bulduklarini eledigini, hayatindan cikardigini dusunse de, onlarin hala orada bir yerde olduklarini fark edememisti.

Bu duygu adeta dogdugu cografyada yasayan toplumun onun icine yerlestirdigi bir ajan gibiydi. Toplum, kucuk yaslarda her cocugun icine bu ajani yerlestiriyordu. Cocuklar buyuyup birey olduklarinda dahi bu ajanin varligindan bagimsiz hayatlarina devam ediyordu. Hayatlarina yon veren kararlari kendi ozgur iradeleri ile aldiklarini sansalar da, bu ajan hep onlarin aksiyonlarini sekillendiriyordu. Distan gelen bir zorlama olmadigi icin de hicbir birey aksiyonlarinin sonuclari icin kendisinden baska kimseyi sorumlu gormuyordu. Bu cok acimasizcaydi.

Icinde yetistigi toplum ona sekil vermek icin yillardir onu yaptiklarindan veya yapmadiklarinda oturu suclu hissettiriyordu. Bu sucluluk duygusuyla onu her seferinde hizaya cekiyordu. Bireye bu sucluluk duygusunu hissettirmek icin de baska bir bireyin agzini kullanmaya bile ihtiyac duymuyor, bilinc altindan ona seslenmekle yetiniyordu. Birey, icinde yasadigi toplumdan veya o toplumda yetismis tum bireylerden uzakta da olsa, kendi bilincaltini nereye gitse yaninda tasiyacagi icin toplumun bu silahindan asla korunamiyordu. Okudugu bir kitapta gecen “Birey ilk olarak kendinin yargicidir.” cumlesini hatirladi. Aslinda bireyi yargilayanin ve suclu bulanin toplumun bireyin icine yerlestirdigi bu ajan oldugunu dusundu.

Icinde yillardir davranislarina yon veren bu sucluluk duygusu, hic de masum degildi. Saatlerce once yasadigi o nedensiz ve acimasiz duygu degisimini hicbir mantik hakli cikaramazdi. Yontem de cok cirkindi diger yandan. Bu duygu degisiminin nedenine bu kadar kafa yorup, bu silahin nasil isledigini anlamamis olsa bu sucluluk duygusu onu her seferinde yerden yere vurmaya devam edecekti. Gerci nasil isledigini anlamak ile durdurmak arasinda da ucurum oldugunu biliyordu. Diger yandan da problem cozmenin ilk adiminin onu tanimlamak oldugunu da bilirdi.

Bu sucluluk duygusunun toplumunun kendini devam ettirme yontemlerinden biri olduguna karar kildi. Bir nevi toplumun savunma mekanizmasiydi.

Sonra aklina su sorular geldi.

  • Peki toplum bu silaha neden ihtiyac duyuyordu?
  • Birey olarak bu silahtan korunmak mumkun muydu?

Bunlari dusunmek icin vaktin cok gec oldugunu -ya da cok erken- fark etti. Bunlarin uzerine dusunmeyi bir baska gune birakmaliydi. Eve gidip, dus almali, kahvalti yapmali ve para kazanmak icin yerine getirmesi gereken sorumluluklari yerine getirmeliydi. Uykusuz ama rahatlamis gecirecegi koca bir mesai vardi onunde.

Vucudunu isitmaya baslamis olan bahar gunesine sirtini verip, saatlerce once gecmesi gereken evine giden yola dogru adimlarini siralamaya basladi.

Duzici-Osmaniye / Ocak 2018

Benden Ote Benden Ziyade” için 4 yorum

  • 2 Şubat 2018 tarihinde, saat 10:31
    Permalink

    İçindeki bu ajanla yıllar boyunca beraber yaşamış biri olarak bunun farkında olmanın da ona yenilmemek için iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum hocam. Ayrıca bu ajanın farkında olmayıp yıllar boyunca hayatını sadece kendi kararlarıyla idame ettiğini sanan milyonlarca insanlardan biri de olabilirdik diyerek kendimi avutuyorum. Böyle böyle bu ajanın kurbanı olmaktan kurtulabiliriz diye düşünüyorum. Sonunda sessiz, pişman düşüncelerin olmadığı bol kahkahalı zamanlarınızın olması dileğiyle ! İyi ki varsınız !

    Yanıtla
    • 2 Şubat 2018 tarihinde, saat 14:16
      Permalink

      Selamlar Hatice Hocam,
      Çok teşekkürler güzel yorumunuz icin. Benim avuntum da sizle benzer. Dünyayı değiştirebilmek icin ilk basta kendimizi değiştirebilmemiz gerekiyor ve degisim anlamakla başlıyor. Bunlar yıllarca icimizde olan hisler ama anlayıp adini koymadıkça bunlarla yasamaya mahkum kalıyoruz. Biz kendimizi anlamak, onarmak icin elimizden geleni yapalım, eminim dünya kendiliğinden daha güzel bir gezegen haline gelecek. Saglicakla kalin!

      Yanıtla
  • 18 Şubat 2018 tarihinde, saat 21:52
    Permalink

    Merhaba Taha,
    Yine güzel bir yazı kaleme almışsın tebrikler.
    Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.. diye bir cümle okumuştum, sanırım Nazımın eserlerinden birinde geçmekte idi. Anladığımız halde, hayatı hür yaşayamamak ne kadar acı. 9 – 6 yollarında bir zincir boğazımda sıkar sıkar, gevşetemem ağlayamam !

    Yanıtla
    • 21 Şubat 2018 tarihinde, saat 13:42
      Permalink

      Selamlar Isa,
      Anlamadan yol alamıyor insan gercekten. “Bir cabam var anlamak icin” demistim bu yola cikmadan once. Bu lafı da kendisini tanisamasam da asagidaki yazısıyla beni kendine gönülden bağlayan Muhammet’e ithafen seçmiştim.
      Biz anlamamak icin elimizden geleni yapalım, o zincir elbet bir gun kopacak. Biz gorur muyuz bilmem ama eminim hissedeceğiz bir yerlerde o zincirin koptuğunu.

      Böyle buyurdu Muhammet;
      “Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.
      On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

      Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

      İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

      On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

      Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

      Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

      İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

      Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

      İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

      Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

      Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

      Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

      Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

      Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

      Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…

      Böyle buyurdu Muhammet!”

      Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir