Bölüm 4- KISALAN GÜNLER

Kışın gelişini soğuyan havadan ziyade, kısalan günlerden anlamıştı.

İşi erken başladığı için oldukça erken kalkardı her gün. Gerçi hafta sonları çalışmıyordu, hafta sonları çok erken kalkmazdı. Erken kalkmak yazları çok zor gelmezdi ona. Hoşuna bile giderdi hatta. Yazları günün ilk saatlerinde sabah serinliğine, taze havaya uyanmak ona iyi gelirdi.

Küçükken babasıyla bir yazı köyde geçirmişti. Köyde akrabalarıyla akşam yemeğini hava kararırken yerler, sonrasında da biraz oturup uyurlardı. Uyurlardı çünkü köyde gün erken başlardı. Erkenden kasıt, gün ışığıyla başlardı. İlk gün ışığıyla kuşların nasıl hareketlendiğini gözlemlemişti daha önce. Bilirdi horozların da tüm diğer kuşlar gibi ilk gün ışığıyla hareketlendiğini. Horozlar kendiyle yetinmezdi hatta, tüm dünyayı hareketlendirmek isterlerdi. Bundandı alacakaranlıktaki feryatları. O ötüşler birer birlikte hareketlenme davetiydi. Köydeki akrabaları doğayla çok daha fazla entegre oldukların mıdır bilinmez, her sabah horozun bu davetini kabul ederlerdi. Gün horozun ötüşüyle başlar, rutinine girerdi.

Damda yatarlardı köyde. Damda yattıkları bir sabah öten horozun sesiyle uyanmıştı o da. O sabah birkaç metre ötesinde gözlemlediği, horozun kendinden emin ve işini sahiplenmiş şekilde gerçekleştirdiği ötme eylemini hiç unutmadı. O günün başlangıcın anısının suratında bıraktığı tebessümün hatırına, yazları erken kalkmayı severdi.

Kışları erken kalkmakla pek barışık olmadı ama. Kışları erken kalmak karanlıkta uyanmak anlamına gelirdi ve karanlıkta uyanmakla hiç iyi olmadı arası. Ülkede bu yıl kış saati uygulamasına da geçilmediği için, gün ve gün gözlemledi kalktığı saatte mahallesine düşen güneş ışınlarının azalışını. Bataklığa saplanır gibi hissetti bu süreçte. Yarım küresinin kışa girmesine engel olamazdı. Karşılığında para aldığı için işe gitmesi lazımdı. Aynı saatte kalkmak zorundaydı. Bu zorunluluğu bataklıkta olmaya benzetiyordu. Sürekli bundan yakınmasının yaratacağı negatif etkiyi de debelenmeye benzetiyordu. Debelenemezdi, daha az batmak için hareketsiz kalmalıydı. Debelenmese de batıyordu ama. Yarımküresi güneşe göre konumunu değiştirdikçe günler kısalıyor, her gün aynı saatte kalkamasına rağmen hava biraz daha karanlık oluyordu. Bataklıktaydı. Bataklıkta batılırdı.

Henüz aydınlanmamış bu günde iş yerinin uzun ve camlı koridoruna ulaşana kadar bunları düşünmüştü. Karanlıkta uyanmak onu yıpratıyordu. Bir süredir çaresiz hissediyordu. En sevmediği hissiyattı çaresizlik. Uzun koridorun sonu da camdandı. Günü ilk ışıkları henüz yeryüzüne ulaşamasa da, bulutlara ulaşmıştı. Kızıllaşmış bulutlara gözünü dikip, suratında oluşma eğiliminde olan tebessüme engel olmadan uzun koridor boyunca ağır adımlarla yürüdü. Etrafında içinde bulunduğu toplumun düzenini korumakla sorumlu bir birey olmadığı için kendi kendine rahatlıkla gülümseyebiliyordu. Yalnız olmayı sevme nedenlerinden biriydi bu. Her güzel olay gibi koridordaki bu yürüyüş de sona erdi.

Her gün defalarca olduğu gibi, kapının üstünde tam ortada yer alan hareket sensörü onun tüm gece boyunca hareketsiz kalmış olan koridora kattığı hareketi algıladı. Kapı açıldı. Koridora benzer şekilde, holün de saatlerdir hareketsiz olduğu aşikârdı. Holün hareketsizliğine gece boyu arkadaşlık etmiş olan ışıksızlığı, canını sıktı. Kapının hemen sağında duran ışık panosundaki on küsur butona sabırla ve sırayla bastı. Her bir butona basışında dörder dörder yanan lambaları seyretmeyi çok seviyordu. Her sabah o yakardı lambaları. Horozun ötme işini sahiplendiği gibi sahiplenmişti bu işi. Horozun yerine koyuyordu aklınca kendini.

Küçük bir fark vardı ona göre. Doğa horoza kızmazdı ötüyor diye. Kimse tek kelime etmemişti bugüne kadar ama insanlar henüz mesai başlamadan tüm lambaları yaktığı için ona kızıyorlar gibi hissediyordu. Çoğu iş arkadaşı yılların verdiği tecrübe ve belki de yorgunluk ile mesai saati gelmeden iş yapmaya başlamazdı. Mesai saatine kadar uyuyarak vakit öldürmeyi tercih edenler ortamın ışıklı olmasını istemedikleri için ona kızıyorlar gibiydi. Yani en azından o öyle olduğunu düşünüyordu. Çok da umurunda değildi gerçi. Ona göre iş ahlakı masasına ulaştığı an çalışmaya başlamayı gerektirirdi. Ve O karanlıkta çalışamazdı. O yüzden ışıkları yakmasında bir sakınca görmüyordu.

Yapay olarak aydınlatılmış holde yürüdü. Açık cezaevindeki üstü açık bir koğuşa benzettiği kübiğine geldi. Hiç açık bir cezaevinde bulunmadığı için “kapalı olandan farkı üstü açık olan” gibi düşünüyordu. Bazı konularda gerçekten çok saftı. Kübiğine geldi. Elindeki poğaça ve çayı masasına bıraktı. Montunu çıkarıp askıya astı. Bilgisayarı açılırken poğaçasından ilk ısırığı aldı. Yavaş yavaş yemeği sevdiği için kahvaltı yaparken geçen süreyi tek elle yapabildiği mail okuma işi ile eşzamanlardı. Bugün öyle yapmadı.

Bilgisayarın şifre girilmesini bekleyen mavi ekranına bakarken, doğduğundan beri bu rutinin içinde gibi hissettiğini düşündü. Sanki hep burada çalışıyordu. Sanki kendini bildi bileli mail okuyordu, holün ışıklarını açıyordu, kapının açılmasını sağlayan devinimde bulunuyordu, o uzun koridorda yürüyordu, yazları aydınlıkta kışları ise karanlıkta uyanıyordu. Aslında birkaç yıldır iş hayatındaydı ve birkaç yıldır bu rutinin içindeydi. İnsanın ne kadar kolay alıştığına ve içinde olduğu durumu kabullendiğine şaşırdı. Çaresiz olmayı hissettiği gün bıçak kemiğe dayanmıştı. Hiç sevmezdi çaresizliği. İçinde bulunduğu durum bataklıkta gibi hissettiriyordu. Bataklıktan çıkmazsa, batmaktan kaçamazdı. Çözüm bataklığın dışındaydı. Ama o hep bu bataklıkta var olmuş gibi hissediyordu. Buradan başka bir yer yok gibi hissediyordu. Varsa bile başka bir yerde var olamaz gibi hissediyordu. Dünü ve bugünü burada geçmiş olsa da, yarının burada olmaz zorunda olmadığını, buranın dışında da var olabileceğini anlaması gerekiyordu. Bilgisayarın mavi ekranına bakarken, anladı.

Bataklığın dışında da yaşayabilirdi. Çıkmak için doğru yolu bulmalıydı sadece. Her zaman başka bir yol vardı. Çareler tükenmezdi. Başka çaren yok diyemezdi ona kimse. Çaresizlik duygusu ilk kıvılcımı yaktı kafasında. Bir öncekine göre biraz daha kısalan günde, kızıllaşmış bulutlar altında henüz gün ışığıyla buluşmamış yeryüzünde yer edinmiş ve yapay olarak aydınlatılmış holdeki kübiğinin içinde bulunan bilgisayarının mavi ekranının karşısında, anladı. Başka bir yol daha vardı.

İstanbul-Abu Dhabi Uçuşu / 2016

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir