Neden Avustralya’ya Göç Ediyorum?/Bölüm 3

Bölüm 3: Avustralya’nın Uzak Olmasının Avantaj ve Dezavantajları

“Neden Avustralya’ya Göç Ediyorum?” sorusu üzerine yazdığım, ilk yazımda mutluluğun Avustralya’da olduğunu anladıktan sonra, hangi motivasyonlarla rahatımı bozduğumdan bahsetmiştim. İkinci yazımda ise mutluluğun benim için Avustralya’da olduğunu nasıl anladığımdan bahsettim. Bu yazımda ise uzakta olmanın Avustralya’ya ne gibi avantaj ve dezavantajlar sağladığından bahsedeceğim.

Nerede okuduğumu/kimden duyduğumu hatırlamadığım bir deyiş duymuştum Avustralya hakkında: “Avustralya’nın en büyük avantajı da en büyük dezavantajı da uzak olmasıdır.”  Genel tabloyu çok güzel özetleyen başarılı bir cümle bence bu. Çoğu insan uzak olduğu için Avustralya’ya gitmek istemiyor. Şunu belirtmek gerekiyor ki Avustralya sadece Türkiye’ye uzak (İstanbul-Sydney:20 saat) değil, tüm dünyaya uzak. Asya’ya da uzak (Hong Kong-Sydney: 10 saat), Amerika’ya da uzak (L.A. – Sydney: 15 saat), Avrupa’ya da uzak (Londra-Sydney: 23 saat), Afrika’ya da uzak (Cape Town-Sydney: 16 saat). Bunların hepsi uçakların havada kalma süreleri, aktarmaları dahil etmedim. Yani uzak arkadaşlar. Her yere uzak. Kendine bile uzak (Perth-Sydney: 4 saat). Uzak algınızı değiştirecek kadar uzak bir yerde bu kıta. İyice anladığınıza göre gerçekten uzak olduğunu, bunun neden en büyük avantaj ve dezavantaj olduğunu açıklayayım sizlere.

Uzak olmanın avantajları;

1) Doğa;

Uzak olmak, en başta erişmesi zor anlamına geliyor. Memleketimde bir yaylamız vardı. Ben 7-8 yaşlarında iken yayla oldu orası. İlk yerleşim yerleri dedemin ve 2 başka insanın eviydi. Elektrik yoktu, doğru düzgün bir yolu yoktu. 5-6 yıl kadar da olmadı. Tüm torunlar dedemin evine giderdik, aynı evde uyur, gaz lambasının altında otururduk. Bu yayla ormanın içinde, buz gibi suyu akan; cennet gibi bir yerdi. Öyle bir yerdi. Artık öyle değil. Yol yapıldı, elektrik geldi. İnsanlar kolay erişebilir oldu. Teknoloji kolay erişebilir oldu. Orman yok oldu. Her yer çöp oldu. Su kirlendi. Doğayla baş başa kalmak için gittiğimiz yerde doğa kalmadı. Bu benim memleketimdeki insanların gerçeği değil maalesef. Bu Türkiye gerçeği de değil. Bu bildiğin insanlık gerçeğidir.

İnsanlar var olduğu günden bu yana bindiği dalları kesmekle meşgul. Motorlu testere götürebildiği yerlerde daha hızlı kesiyor, götüremediği yerlerde biraz yavaştan alıyor. İşte Avustralya’ya da motorlu testeresini götürememiş. Çok geç başlamış oradaki dalı kesmeye. Zaten orada bir dal olduğunu 250 yıl önce anlamış (James Cook 1770’de doğu şeridinin haritasını çıkarmış).  Orada da insan varmış tabi de bu adamlar doğayla iç içe yaşamışlar. Doğaya saygılılarmış. Ya da yapamadıkları sanayi devriminden ötürü oluşmayan hammadde ihtiyacı, doğaya saygılarını bozacak bir duruma sokmamış onları. Artık hangisi olduğunu bilemeyeceğim.

Bildiğim, bu kıtaya kimse zarar verememiş binlerce yıl. Kendine kendine takılmış ağacı, yılanı, böceği, kemirgeni binlerce yıl. Kendi dengesini bulmuş, mükemmel bir ekosistem olmuş. Bizim yaylanın ilk hali gibi yani. Sonra beyaz insan gitmiş tabi. Başlamış dalı kesmeye. Ama yavaş yavaş kesebilmiş çok uzunca süre. Motorlu testere götürememiş hemen. Yenilerde götürmüş ama daha vakit var dalın kopmasına. Oradaki dalın Avrupa’dakinden, Ortadoğu’dakinden, Asya’dakinden, Amerika’ dakinden geç kesileceğini öngörüyorum ben.  Çok inanılmaz bir öngörü de değil yani benimki. Board game oynayanlar bilir; savaşlar en son Avustralya’ya sıçrar, hastalıklar en son Avustralya’ya bulaşır. Özetle, insan her gittiği yeri yok ediyor ama buraya çok geç gitmiş daha yeterince yok edememiş. Güzel yer, doğası harika gerçekten.

2) Az Nüfus;

İnsanlar diğer insanların olmadığı yere gitmek istemez. Sosyal canlıyız. En güzel şehirde de yaşasak örneğin, arkadaşımız yoksa daralırız. Çoğu zaman da, 5-10 arkadaş anlaşıp “abi şurası çok güzel, topluca oraya taşınalım, orada yaşayalım. Hem grubumuz bozulmaz hem de daha güzel bir yerde yaşamış oluruz” diyemeyiz. Avustralya da aynı gerekçe ile çok uzun yıllar göç için en popüler lokasyon olmamış. Hatta kıtaya hapishanelerdeki suçlular sürülmüş.

Tabi bir şekilde devlet kurulmuş, işler yoluna girmiş zamanla. Sonra bu devlet akıl hocalarının da yol göstermesi ile akıllıca davranmış. Güzel güzel yasalar koymuş her şeyi kurallara bağlamış. Bu kurallara uymayanı üzecek cezalar koymuş. Uymayanı babam olsa tanımam demiş bir de üstüne. Bunları yaptıktan sonra medeniyet eşantiyon olarak gelmiş zaten. Yavaş yavaş bulunduğu yerden memnun olmayanlar bu kurulu medeniyetin üzerine yatmaya çalışmış. “Biz hayır kurumu değiliz, bunca zamandır da siz gelip üstüne yatın diye uğraşmıyoruz burada” demiş bu devlet sonra. Benim işime yarayacaksanız gelin yoksa kapıya bile yaklaştırmam demiş. Yıllar boyu beğendiklerini almış, mutualist ilişkisini kurmuş nitelikli göçmenleri ile.

Akıl hocaları da biliyormuş ki, ortada dönen kapitali nüfusun %1’i tutar, o kitle bizden oldukça geri kalanın ne olduğunun çok da önemi yok. Özetle, Avustralya her yere uzak olduğu için savaşlara, kıtlıklara da uzak. Zorunlu göç alma ihtimali düşük, almamış da. Göç hep almış ama nitelikli göç almış. Kontrolsüz de almamış, azar azar seçe seçe almış. Tabi ortadaki pasta da az insana düşmüş, seçtiği herkesin karnı doymuş.

3) Dünyevi Dertlerinin Olmaması;

Yukarda da kısaca bahsettiğim gibi bu ülke sadece şehirlere uzak değil, savaşlara da uzak kıtlıklara da uzak felaketlere de uzak. Yani dünyanın diğer yerlerinde gerçekleşenlere uzaklar. Elbette kendi çaplarında onların da sorunları oluyor (bkz: Eski Avustralya Başbakanı Harold Holt’un Yüzerken Kaybolması).  Fakat buralarda olduğu gibi Çernobil’de santral patlayınca binlerce vatandaşı kansere yakalanmıyor. Suriye’de savaş çıkınca milyonlarca çaresiz komşu ülke vatandaşı onlara sığınmıyor. Hemen dibinde yüzyıllardır devam eden kaosun en son meyvesi IŞİD gelip başkentinde bombalar patlatılmıyor. Böyle dünyevi dertleri yok. Fiziksel uzaklık koruyor onları uzakta olmaları. Dünya’da gerçek zamanlı olarak devam eden çatışmaları gösteren bir harita vardı. O haritaya bakınca ne demek istediğimi çok net anlayacaksınız. Dünya’nın geri kalanında yaşanan tüm kaoslardan en az onlar etkileniyor. Kendilerine özgü bir dünyaları var orada.

Uzak olmanın dezavantajları;

1) Sevdiklerinize Uzaksınız;

Doğduktan sonra oraya gittiyseniz geride bıraktıklarınız var demektir. Aileniz, arkadaşlarınız, doğduğunuz yer, kültürünüz. Tüm bunlara uzaksınız Avustralya’ya gittiğinizde. Bu kötü yanlarından ilkidir uzakta olmanın. Avrupa’ya da gitseniz uzak olacağız demeyin. Avrupa’da bizim kültürümüzün oldukça yansıması var.  Avrupa’dayken aileniz, arkadaşlarınız, doğduğunuz yer max 3-4 saat, 1000 TL mesafede. Sevdiğiniz, yanınızda götüremediğiniz ve orada bulamayacağınız her şeye uzaksınız. Özleyince kolayca erişebileceğiniz bir uzaklık da değil üstelik. Böyle bakınca anladığınız üzere; gitmek kalan için değil giden için daha zordur.

2) Biz de Onlara Uzağız;

Uzak olmaya bir de Türkiye’de doğup büyümüş insanların gözünden bakmak lazım. Onların bize uzak oldukları kadar, biz de onlara uzağız. Bu mesafe olarak uzak olmaktan fazlasıdır. Mesela Amerika da bize mesafe olarak uzaktır ama biz Amerikan kültürünü, müziklerini, filmlerini, magazinini, eğitim sistemini, siyasetini iyi biliriz. Müttefikiz olduğumuzdan ötürü herhalde. Cümle âlem Obama’yı, Trump’ı, Putin’i, Merkel’i tanırken acaba kaç kişi bilir Avustralya’yı kim yönetir diye. Yazarken düşündüm, ben bilmiyorum mesela. Yani bu Yunanistan’a, İtalya’ya gitmekten farklı, daha zor bir durum onu demek istiyorum.

İtalya’da kamptayken yayla gibi bir yere götürdüler, trekking yapıyoruz. Baktım incir ağacı. Yola sarkan kısımlarından yumuşamış, olmuş birini seçtim, kopardım ve yedim. Başkasının ağacındaki inciri izinsiz almış olmama herkes şaşırdı, o sadece bize özgüymüş. Ama onun yenen bir şey olduğunu bilmeme, yetmiş olanı bu kadar rahatlıkla seçmeme, yemeden önce soymama sadece kuzey ülkelerden kampa katılanlar şaşırdı. Anladım ki bunlar Akdeniz’e özgü bilgiler. Gezerken gördüğüm hayvanların çoğu bizim memlekette de vardı. Biliyordum hangisi tehlikeli hangisi değil. Dil, din farklı olsa da iklim aynı, doğa aynı işte. Aynı coğrafi koşullarda yetişen insan ne kadar farklı olabilirse İtalyan’dan, Yunan’dan o kadar farklıyız işte. Ama Avustralya öyle mi? Değil, hem de hiç değil. Tamamıyla uzağız orada olana biz. Bu bence büyük bir zorluk olacak. İnsan bilmediğinden korkar. Biz oradaki çoğu şeyi bilmiyoruz.

“Avustralya’nın en büyük avantajı da en büyük dezavantajı da uzak olmasıdır.” 

Deyişin üzerine düşününce bende canlananı uzun uzun yazıp size açıkladığıma göre bu yazıyı burada tamamlayabiliriz.  Şu ana kadar tam olarak değinmediğim işin rasyonel boyutuna son yazıda değineyim. Sonraki ve bu konudaki son yazıda, somut avantajları sıralayacağım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir