Bölüm 3 – GÜNÜN İKİ YARISI

Yaşadığını hissedecek bir fırsatın karşısına henüz çıkmadığı bir günün ikinci yarısı servisten evine en yakın durakta inerken başladı. İnerken servis şoförüne “iyi akşamlar” demeyi ihmal etmedi. Servisten indiği durak, bu saatlerde kalabalıklaşmaya başlayan bir süpermarketin tam önündeydi. Yine planlamadığı bir akşamın başlangıcında buldu kendini. Eve mi geçmeliydi yoksa markete mi girmeliydi? Ne kadar küçük kararlar verecek olsa da hata yapmayı sevmezdi. Hata yapmaması gerektiği damarlarına kadar işlenmişti küçük yaştan itibaren. Çalışkan bir öğrenci, iyi bir evlat, sorumlu bir vatandaştı hep. Hata yapamazdı. Kararlar büyük de olsa küçük de olsa içinde yaşayan biri sürekli hata yapılmaması için ona yardımcı oluyordu. Minnettardı. Kafası çok hızlı çalışan biri değildi. Zekası pek pratik sayılmazdı. Sahip olduğu başarıları yüz metre yarışlarında değil, maratonlarda kazanmıştı hep. Ani kararlar vermedeki zayıflığını zaman kazanarak kapatmaya çalışırdı. Marketin önündeki banka oturdu. Bir sigara yaktı, ilk nefesi çekti.

O ana kadar kafa yormadığı günün ikinci yarısını düşünmeye başladı. İşe başladığından beri günün iki yarısı olduğuna kanaat getirmişti. İşte geçirdiği süreyi günün ilk yarısı, mesai bittikten sonra geçirdiği süreyi ise günün ikinci yarısı olarak görüyordu. İş hayatını ve iş hayatındaki insanları gözlemlemiş, onlarla konuşmuş, bu konuda okumuştu. Tüm bunlardan sonra karar vermişti insanların ve onun hayatı iki yarıya bölüp yaşadığına. Çoğu insan kendilerine para verilmiyor olsa iş yerlerine gitmezdi. Bu oldukça dramatik şekilde insanların işlerini sevmediği ve mecbur oldukları için işe gittiklerini ortaya koyuyordu ona göre. O da para vermeseler bir gün daha işe gitmezdi. İşini sevmiyordu. Bunu düşünürken, bir nefes daha aldı sigarasından. Aslında eğitimini aldığı mühendislik dalından oldukça hoşnuttu. Okul hayatı boyunca sevdiği dersler çoğunluktaydı. Sevmediklerine sadece yeterli notu alacak kadar çalışır sevdiklerinde en iyi olurdu. Okulda bu özgürlük tanınıyordu, bu yüzden tüm eğitim hayatı boyunca sevdi gelecekteki mesleğini. Mezun olurken heyecanlıydı sevdiği mesleğe sahip olduğu ve seveceği bir iş yapacağı için. Nerelerde çalışabileceğini araştırmış, en güzel işlerin hangi şirketlerde olduğunu öğrenmişti. Kariyer sayfalarındaki ve sitelerindeki ilanlardaki iş tanımlarını okuyunca daha da heyecanlanıyordu, sabırsızlanıyordu. Özenle seçilmiş, süslü iş tanımlarını okudukça tüm işlerde birden çalışmak istiyordu. Fakat en iyi işlerin hangi şirketlerde, hangi alanlarda olduğunu öğrenmişti. Yeterli bulunursa ilk oralara girmek istiyordu. Çalışmak isteyen çalışkan bir öğrenci, iyi bir evlat, sorumlu bir vatandaş olarak cevapladı kendini seçmesini istediği insanların sorularını. Doğru cevapların ne olduğunu da konuşmuş, araştırmıştı. Doğru cevapları vermeye çalıştı yalan söylemeden. Rahat edemiyor, huzursuz oluyordu yalan söyleyince. Tüm iyi işlerin işverenlerine sundu kendini. Bazıları seçti, bazıları seçmedi onu. Onu seçenler arasından en iyi denene gitti olması gerektiği gibi. İlk iş günün hatırlayıp derin bir nefes çekti sigarasından, yarılamıştı.

İşe başladıktan sonra geçen yıllar hayal kırıklığına uğratmıştı onu. Başvuru yaptığı ilandaki iş tanımı değildi kendinden beklenen. Yalan söylenmemişti kendisine tabi ki ama çok detaylı bakması, cımbızla çekmesi gerekiyordu yaptığı işi o iş tanımından. Sonra sahip olduğu meslekle yaptığı işin arasındaki farkı keşfetti. O bir mühendisti, tasarlar, analiz eder, uygulardı. Mesleği bunu gerektiriyor, bunu da seviyordu. Diğer yandan yaptığı iş pek bunu beklemiyordu ondan. Tasarlanmış, uygulanmış bir sistemin olması gerektiği gibi işlemesini bekliyordu işinin tanımı sadece. Sistemin kötü tasarlanmış olmasına, yanlış uygulanıyor olmasına müdahale edemiyordu çoğu zaman. Çok bariz yanlışlıkları görüp düzeltmeye çalıştı önce doğal olarak. İnsanların fark etmediğini sanıp, onlara gösterdi. Şaşırdı çoğu insanın bu yanlışlıkların zaten farkında olduğunu öğrenince. Vakitleri olamamıştır deyip kendi gidermeye kalkınca bu yanlışlıkları daha da şaşırdı. Giderilmesine yardımcı olmak bir uçta dururken giderilmesine karşı koymak diğer uçta duruyordu ve insanlar ikinci uçta olmayı seçiyordu genellikle. İnsanlar değişimi sevmiyordu. Değişim yeni uğraş demekti. Zorunda kalırlarsa değişirlerdi. Zorunda kalınca da aktif olarak direnemez, pasif direnişe geçerlerdi. İlk fırsatta yanlış işliyor da olsa olduğu haline getirirlerdi sistemi. Vazgeçmedi direndi yine de bu yanlışlıkları gidermeye bir süre. Yardımcı olmayan insanların üstlerindekileri ikna ederek zorunda bıraktı onları iyi yöndeki değişimlere. Akıntıya karşı da olsa kürek çekmeye devam etti. Ama kürek çekmeyi bırakır bırakmaz sürüklendiğini fark etti hep. Direnmeye devam etse de çok sürmedi değişmesi gerekenin kendisi olduğunu anlaması. Tecrübeli olanlar tavsiyeler verdi hep, yol gösterdi ona. Onlar da bu yollardan geçmişti; değişmezdi. Kendisini yormamalıydı. İş hayatı bunu gerektirirdi. Sistem kötü de tasarlansa, yanlış da işlese olduğu gibi devam etmeliydi. Yapması gereken mevcut sistemde kendisinden beklenen kısmın aksamamasını sağlamaktı. Kendisinden beklenenin aksamamasını sağlarken bir araba üretim hattında cıvata sıkan bir işçi gibi hissediyordu. Her araba için cıvatayı üç tur çevirmeliydi iş tanımında yer aldığı gibi. Cıvatanın çok veya az sıkılmış olması onun işi değildi. Çok veya az sıkılıyorsa zaten iş tanımını değiştirirler, iki veya dört tur sıkmalarını isterlerdi. O her araba için cıvatayı üç tur sıktıkça iyi bir çalışandı. Bunu öğrenmeliydi. Öğrendi de üzülerek. Üç turun yetersiz olduğu görse de dört tur sıkmalıyız demedi artık. Yine de duramadı, üç tur vida sıkmanın tamamıyla kendi kontrolünde olduğunu görüp ondaki yanlışlıkları giderdi. Çok sürmedi vidanın her araba için nasıl üç tur mükemmel sıkılacağını bulması. Sonrası tekrarladı. Her gün işe gelip mesai bitimine kadar üzülerek vida sıktı. Her gün kötü tasarlanmış olduğunu düşündüğü sistemin içine girip yanlış uygulamaları göz ardı ederek kendine atanmış iş tanımına uygun olarak sistemin olduğu gibi işlemesini sağladı. Tüm tecrübeli ve iyi çalışanlar gibi. İş hayatı bunu gerektiriyordu. Bunla mutlu olmayı da öğrenmeliydi. Tüm diğer çalışanlar gibi elbette o da mutlu olamadı bunla. Ama tüm diğer insanlar gibi yalan söylemeyi öğrenmişti. Sorulunca işinden memnundu. Her iş yeri böyleydi, kaçamazdı, elindeki ile mutlu olmaydı. Tecrübeli çalışanlar bunu da açıkladılar ona. Tüm bunları kabullenip iş hayatının dışında kendi seçimleriyle bir hayat kurmalıydı. Böylece herkes gibi o da, günün iki yarıya bölünmesi gerektiğini anlamıştı. Akşam karanlığında son nefesi de çekerken, sigarasının ucundaki kırmızılığın filtreye yakınsadığını gördü. Filtrenin içindeki pamukçuğu gevşeterek yanan tütünün yere düşmesini sağladı. Filtreyi yanındaki çöpe atarken günün ikinci yarısı için vermesi gereken kararlar olduğunu anımsadı.

Akşam için ne yiyeceğini düşünürken bir sigara daha yaktı. Pişirmeyi bildiği yemekleri getirdi aklına. Bu hafta öğlen ve akşamları neler yediğini de buldu çıkardı. Ne pişirmesi gerektiği konusunda net bir sonuca varamadı. Dışardan mı söylesem diye düşündü, istemedi. Yemek yaparak zaman harcamak istiyordu. Öte yandan da karmaşık bir yemek yapıp kafasını yormak istemiyordu. Makarna dedi içinden. Her kararsızlıkta domates soslu makarna yapıp memleketten gelen turşu ve hazır aldığı yoğurttan yaptığı ayranla kendisine bir ziyafet çekerdi. Zayıf biriydi. Vücuduna iyi bakmazdı. Dönem dönem pişman olup fiziksel görüşünü düzeltme çabasına kapılırdı. Bu o dönemlerden biri değildi. Bu aralar iyi beslenmiyordu. Evde makarna, yoğurt ve domates olup olmadığını düşündü. Makarna ve yoğurt vardı, emindi. Domatesten emin olamadı, canı sıkıldı. Markete girip sadece domates almakla, risk alıp eve gitmek dolaptaki domates yetersizse gelmek arasında kaldı. Market kasasında bu saatlerde hep sıra olurdu. Beklemeyi sevmezdi. Öte yandan eve gidip geri gelmeyi hata olarak gördüğü için sigarasını söndürüp içeri girdi. Manav reyonuna yönelirken iki farklı cins domatesten hangisine yönleneceğini düşünmedi. Hep aynısını alırdı. Büyük, düzgün şekilli, dışı kırmızı içi yeşil olan, kokusuz ve plastikten yapılmış izlenimi uyandıran, ucuz olanını. İçinin kırmızı olduğunu düşündüklerini seçti. İşini sevmeyerek yaptığı tüm bedeninden okunan ama müşterilere bunu belli etmemesi gerektiğini bilen manav tartı sorumlusuna doğru yöneldi. Tartım işlemi sonrası poşetinin üzerine yapıştırılan etiketle birlikte manav reyonundan kasaya doğru yöneldi. Evde başka bir eksik var mıydı diye düşündü. Ne için eksik diye sordu sonra kendine. İçecekse bira yoktu, çay demleyecekse çay vardı. Ne yaparım yemekten sonra diye düşündü. Kimseyle buluşmayacaktı, planlamamıştı. Evine biri de gelmeyecekti bildiği kadarıyla. Bira içmek istemedi. Tek başına içince modu düşüyordu. Dün akşam öyle olmuştu. Çay içip dizi izlemeye karar verdi. Çay vardı evde. Çekirdekleri de görünce alayım dedi ve oraya doğru yönlendi. Çok tuzlu seviyordu, ondan aldı. Sonra unuttuğum bir şey vardır diye düşünüp markette şöyle bir tur atmaya karar verdi. Tur atarken paketlenmiş olan çiğ köfteleri gördü, canı çekti almak için yöneldi. Fakat her çiğköfte almak istediğinde olduğu gibi yine sinirlendi. Görevi çiğköfteleri paketlemek olan bir kişi bu markette çalışırdı. Tüm paketleri minimum 3-4 kişilik hazırlıyordu bu görevli. Sanki herkes 3-4 kişilik bir ailede yaşıyormuş gibi. Hem sadece 1 kişinin canı istemiş olamaz mıydı? Tek işi çiğköfteleri paketlemek olan bir kişi bu basit gerçeğin nasıl farkında olamazdı. Birkaç kez uyarmayı düşünmüştü ama sistemdeki yanlışları gidermeye çalışmaktan bir süredir vaz geçmişti. Her zaman olduğu gibi yine sinirlendi. Ve her zaman olduğu gibi en küçük ağırlığa sahip paketi aldı. Sonra market turunu tamamlayıp kasaya yöneldi. Kasalarda kuyruk vardı. Hangisine seçeceğini bilemedi önce. Kuyruk uzunluklarına, kuyruktakilerin kaçar parça eşya aldıklarına ve kasiyerlere baktı. Tecrübe ve gözlemlerine dayanarak ilk kasadaki kuyruğu seçmesi gerektiğini hesapladı. Fakat o kasada çok konuşan ve güzel bir kasiyer olduğunu gördüğü için ona değil ikinci kasaya yöneldi. Bugün kendisi hiç havasında değildi, konuşmak istemedi. Bekledi. Sırada beklerken birinci kasadaki kasiyerle göz göze gelmeyecek şekilde pozisyon almıştı. Bakışmak veya selamlaşmak için bile yeteri özgüvene sahip değildi. Kuyruk tükendi ve başka bir isteğiniz var mı sorusuna kadar süreç ilerledi. Bir paket de sigara ekledi ve toplam tutarı ödedi. Eve doğru yönelirken sadece domates almak için markete girdiğini anımsadı. Yarım kg domates iki lira tutacakken yirmi sekiz lira tutmuştu alışveriş. Bugün de kapitalizm için değerli bir piyon oldum diye düşünürdü böyle zamanlarda. Aldıklarını kontrol etti. Hepsine ihtiyacım vardı diye kendini ikna etti. Hava iyiden iyiye kararmış, güneş artık dünyanın bu yarısına ısı ve ışık iletemez olmuştu. Market merdivenlerinden ağır ağır indi. Marketin yaydığı ısısız ışıkları geride bırakıp adımlarını eve doğru atmaya başladı.

Düziçi-Osmaniye/ 2016

DMCA.com Protection Status

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir