Bölüm 2 – SEĞİREN GÖZLER

Sokağa çıktı. Soğuk bir kış günüydü. Hava Ankara’da kışları soğuk olurdu. İşi diğer insanlarınkinden birkaç saat daha erken başlar, erken biterdi. Erken saatte sokakta olması birkaç derece daha soğutuyordu yüzüne vuran hava dalgasını. Gözü seğirdi. Son birkaç yıldır ara ara seğiriyordu sol gözü. Çözemedi nedenini. Çözmek de istemedi aslında. Görmesine engel olmuyordu şimdilik. Pek sevmezdi hastanede olmayı, mecbur kalmadıkça gitmezdi. Bir kere daha seğirdi. Soğuktan dedi içinden. Telefonunu çıkardı, saatine baktı. Adımlarını hızlandırdı. Solunda dut ağaçları içinde, geçen yaz boyanmış müstakil bir ev vardı. Gayet profesyonelce beyaz bir boyayla boyanmış olduğunu işlem yapılırken evinin balkonundan izlemiş olsa da, kireçle evin büyük oğlu tarafından boyanmış gibi duruyordu ona göre; seçilen boyanın renginden ötürü. Buradan 1 dakika önce geçmiş olması gerekiyordu. Adımlarını bu yüzden hızlandırdı. İşe servisle gider gelirdi. Her sabah serviste hep uyumak ile uyumamak arasında seçim yapmak durumunda kalırdı. Servise bindikten sonra 20 dakikada iş yerinde olurdu. 20 dakika çok arada bırakan bir süreydi. 10 dakikada varsalar hiç uyumazdı, 30 dakikada varsalar hep uyurdu. Seçim yapmak zorunda olmaktan hiç hoşlanmıyordu. Buna rağmen her sabah uyusam mı uyumasam mı diye seçim yaparak güne başlıyor olması canını sıktı yine. Telefonunu çıkardı bir daha. Adımlarını normal hızına düşürdü. 1 dakikalık geride kalmışlığı telafi etmişti. Birkaç dakika daha yürüdü.

Servisin kendini alacağı sokak başına geldi. Bugün serviste uyumamaya karar verdi son birkaç adımı atarken. Servisi bekleyen diğer çalışanlara baktı kafasını kaldırıp. Bazı sabahlar onlar da bakardı kafasını kaldırıp, onların durağan bekleyişine kattığı küçük hareketten ötürü. Bazı sabahlar kattığı küçük hareketi fark etmelerine rağmen kaldırmazlardı kafalarını. O hep kaldırırdı kafasını, garip bir önem verirdi buna. İyi hissederdi kendini, birilerine günaydın deyince. O sabah ikisi kaldırdı kafasını, bizimki baktı gözlerinin içine ve kafasını öne doğru eğip gözlerini yavaşça kırparak günaydın dedi her ikisine de. Aslında birilerine selam veriyor olma zorunluluğunu hiç sevmezdi.  Ama insanların buna çok değer verdiğini fark etmişti önceleri, iletişimi korumanın en önemli kalemlerinden biriydi selam verip, selamlarını almak. Çoğu insan selam verip alma konusunda beyinlerinde birer küçük kayıt defteri tutuyordu. Birine selam vermeden önce kayıt defterini hızlıca açıp, son karşılaşmadaki selamlaşma ritüelinin nasıl gerçekleştiğini kontrol eder sonra hareket ederlerdi. Selam verenin her zaman aynı kişi olmaması, ikili selamlaşmaların büyük çoğunluğunda ilk selam verenin statü olarak daha alçak olan olması, sivildeki selamlaşmalarda yaşı küçük olanın selamı veren taraf olması bu ritüelin yazılmamış kurallarıydı. Tüm sahip olunan diğer değerli miraslar gibi bu ritüel de bir önceki nesilden alınmış, korunacak ve sonraki nesillere aktarılacaktı. Topluma hayırlı birey olmak bunu gerektirirdi. Bizimki de toplum tarafından hayırlı sayılan bir bireydi. Ama o riske girmezdi. Kayıt defterini diğerlerininkinden daha basitti, o da kayıt tutardı tabi ki. Kuralları bilirdi ama kurallara uygun selam vermeye zorlamazdı kendini. Hep O selam verirdi tanıdığı her yüze. Almazsa bir kere daha verirdi. Bu sefer de almazsa üçüncü de gözünün içine bakardı sadece. Ondan selam beklerdi bu kez ama yine selamlaşma olmadıysa selam verecek bir kişi daha azaldı hayatımdan diye düşünür, ilerlerdi. Kişilerle iletişime geçmek zorunda kaldığı zamanlarda selam vermenin elini çok güçlü kıldığını tecrübe etmişti. Biraz bu yüzden koşulsuz selam verirdi herkese. Biraz da tanıdığı, onu sayan ve seven çok insan olduğunu kendine ve etrafındakilere ispat etmek için herkesle selamlaşırdı. Yalnız olmadığını göze sokmaya çalışırdı. Başarılı da olurdu, hep kendini daha iyi hissederdi birine selam verdikten sonra. Ama seçim yapmayı sevmezdi dediğim gibi. Karşımdaki bu tanıdık yüze selam vermeli mi yoksa vermemeli miyim diye düşünüp seçim yapmayı sevmediğinden, her tanıdık yüze verirdi selamını. İnsanların kendi hakkında ne kadar da saygılı, alçak gönüllü biri diye düşündüğünü de bilirdi, herkese koşulsuz selam verdiği için. İnsanlar böyle düşünsün diye yapmadığını kendi bilir ama insanların böyle düşünüyor olmasından da hiç gocunmazdı.

Selamını verdikten sonra kafasını kaldırdı, gözlerini açtı. 20 dakika sonra onu, işyerine girmek için kartını okutacağı turnikelerin önünde bırakacak olan servisinin yaklaştığını gördü. Gözü yine seğirdi. Servis şoförüne selam verip içeri yöneldi. Servisten içeri girerken daha önce binmiş olanlara göz attı. Alışık olduğu bir manzaraydı, şaşırmadı. Bazı şirketlerin servislerinde insanlar sıkış sıkış oturmak zorunda olsa da, bu şirkette insanlar çoğunlukta ikili koltuklarda tek başına oturabilecek kadar şanslıydı. Bunun nedeni birçok çalışanın arabası olmasıydı. Onlar işe yılın büyük bölümünde arabayla gider gelirler sadece arabaları bozulduğunda ya da iklim koşulları işe arabayla gitmelerine izin vermediğinde servisi kullanırlardı. Ama onların da servis listesinde isimleri vardı ve servis kapasitesi onları da hesaba katarak hesaplanıyordu. Sürekli servisi kullananlar bu durumdan hiç şikâyetçi değildi. 2 kişilik koltukta tek başına oturmaları oldukça rahattı. Kendinden önce binmiş olanların yarısının daha şimdiden gözlerini kapamış olmalarına hiç şaşırmadı. Diğer yarının da bazal metabolizmada uyumaya değer görmedikleri 20 dakikanın geçmesini beklediklerini gördü, buna da şaşırmadı. Sonra yine bir seçimle karşı karşıya olduğunu fark etti. Sevmezdi ani şekilde karşısına çıkan seçim yapma zorunluluklarını.  Hangi koltuğa oturayım diye düşündü bir salise kadar. Kendini tanığı, ani karar verme zorunluluklarını sevmediğini bildiği için değişkenleri önceden kestirilebilir durumlar karşısında kararları peşin verirdi. Bu da öyle bir karardı. Kış başlarken koltuğa oturmak için oluştuğu karar mekanizmasını revize etmişti ve her karar anında kafasında bu algoritmayı canlandırıp kararını verirdi. Ani karar vermeyi sevmediği gibi beklemeyi de sevmezdi. Bu yüzden kapıya en yakın koltuğu seçilmeliydi. Kışları soğuk olurdu, kış aylarında güneşin yüzünü ısıtmasını severdi. İş yerine ulaşmak için güneye doğru giderlerdi her sabah. Güneye giderken solunda doğunun kaldığını ilkokulda öğrenmişti. Bu yüzden sol pencereden taraftaki, kapıya en yakın koltuğu oturacaktı. Çok uzun ya da kilolu birinin önünde oturup oturmadığına veya servisteki tek güzel kızın ona yakın bir koltukta oturup oturmadığına göre de bazen seçimini değiştirebiliyordu. O sabah işe gidene kadar uyuyup uyumayacağı, konuşkan olup olmadığı, hangi koltukların daha önceden kapılmış olduğu gibi faktörler de koltuk seçiminde etkili oluyordu. Hepsi karar mekanizması oluşturulurken dikkate alınmıştı. Tek yapması gereken o sabah değişkenlerin hangi değerler aldığını saptamak ve algoritmayı çalıştırmaktı. Beyninde oluşan elektriksel akımın değişkenlerin değerlerini saptayıp algoritmayı çalıştırması ve soldan ikinci sıraya oturması gerektiğine karar vermesi bir salise sürmüştü. İnsan beyni gerçekten inanılmazdı.

Kendinden önce binip de bazal metabolizmada yaşamlarını sürdürenlere daha fazla enerji tüketmelerine neden olmamak için sabahları selam vermezdi. Selam vermedi. Soldan ikinci sıraya otururken gözü yine seğirdi. Önceleri gözü hiç seğirmezdi. Servis etraflarını saran yüksek apartmanların arasında yavaşça hızlanırken ne zamandan beri gözlerinin seğirdiğini düşündü. İki sene önce başlamıştı. Ama iki senedir her gün seğirmiyordu gözü. Öyle olsa şimdiye kadar bunun bir sorun olduğuna çoktan ikna olmuş, doktora gitmişti. İki senedir farklı farklı zamanlarda birkaç gün sürecek şekilde gözü seğiriyordu. Beş ya da altı kez olmuştu. Soğuk ya da stresten olduğunu düşünse de geriye dönüp gerçekleştiği dönemleri anımsayınca net bir nedende mutabık kalamıyordu. On yıla yakın süredir Ankara’da yaşıyordu ve Ankara’nın kışları hep soğuktu. Son iki yılda bu değişkende kayda değer bir değişim olmamıştı. Çocuk olmayı bıraktıktan bu yana stres hep vardı hayatında. Şu an sahip olduğu mesleği seçmesini, bitirdiği üniversitede eğitim görmesini, şu anda çalıştığı işe girmesini ve her ayın son günü hesabına yatan parayı almasını sağlayan oldukça stresli bir sınava girmişti on yıl kadar önce. Zor koşullarda okuyup, yoğun ve stresli bir üniversite eğitimi almıştı. Çalıştığı yerde de yine stresli ve yoğun çalışıyordu. Ama stres yeni bir olgu değildi onun için.  Bu değişkende de kayda değer bir değişim olmadığı için göz seğirmesinin nedenini net olarak saptamıyordu. Bir daha seğirdi gözü. Biliyordu, birkaç gün sürerdi bu böyle. Bir yandan da hoşuna gidiyordu bu seğirmeler. Her seğirmede yaşadığını hissediyordu. Normal bir günde pek anımsamıyordu artık yaşadığını. Nefes almak, çay içmek, yemek yemek, tuvalete gitmek, maillerini kontrol etmek, telefonda sorunları çözmek, sigara içmek artık yaşadığını anımsatan eylemler değildi onun için. Zaten bir süredir sürekli yaşadığını anımsatacak eylemleri keşfetme ve onları gerçekleştirme peşindeydi. Göz seğirmesi gökten düşen bir elma gibiydi bu açıdan. Çok şikâyet etmiyordu, hoşnuttu çoğunlukta.

Servis son durakta da insanları toplayıp yüksek binalardan bir an önce kurtulmak ister gibi daha hızlı hızlandı bu sefer. İvmenin pozitif olduğu araçlarda olmak hep hoşuna gitmiştir. Ne kadar pozitifse o kadar çok hoşuna giderdi hatta. Servis aracı pozitif ivmesi ile anayola kavuşurken, yüksek binalar sabah güneşinin yüzüne vurmasını daha fazla engelleyemez oldular. Gecenin karanlığında büyümüş göz bebekleri henüz küçülmek için kayda değer bir neden bulamamıştı bu sabah. Yüzüne vuran sabah güneşi gözlerini kamaştırdı. Sonra güneş ışınlarının yanaklarına kadar ulaştırmayı başardığı ısıyı hissetti. İnsansız yola baktı sonra, uzaklaştığı yüksek binaları gördü. Gardiyanlarından az önce kurtulmuş, özgürlüğe doğru ilerlerken geçirdiği ilk saniyeler gibi hissetti o an. İleri doğru baktı su sefer ve derin bir nefes aldı kalorifer peteklerinin ısıtıp servisin içine saldığı havadan. Gülümsedi. Yaşadığını hissetti, o gün en güzel hissedeceği birkaç saniye henüz geçmişken. Sağdan ikinci koltukta oturan kendinden kıdemli ve yaşlı çalışanın ona sorgular gözle baktığını görünce endişelendi. Göz göze geldiklerinde tecrübeli olan kafasını çevirdi, bizimki bakıştan aldığı sorgulama emri ile kendini sorgulamaya başlarken. Sabah sabah kendi kendine gülümsemek düzgün ve akıl sağlığı yerinde bir bireyin yapacağı bir hareket değildi, bunu hatırladı. Gülümsemeyi kesti. Gülünecek bir durum varsa bu diğerlerine de açıklanmalı, topluca gülünmeliydi. Açıklayınca onları da güldürmeyecek bir durumsa, o da gülmemeliydi. Onlar insandı ve insanlar toplum olarak yaşarlardı, hayvan değillerdi. Toplumsal yaşamanın gereklilikleri anlaşılmalı, bunlara saygı duyulmalı ve sonraki nesillere taşınmalıydı. Selam vermek gibi mesela. Selam vermeyi kendince mantıklı temellere oturttuğu için herkese selam veriyordu ama gülümsemesini kesmesi gerektiğini hiçbir anlamlı temele oturtamıyordu. Yine de kesmişti gülümsemeyi. Düzgün bir bireydi O ve buna zarar gelsin de istemezdi. Son on beş yılı bunu kazanmak için geçmişti, öyle bir anda yok olsun istemedi hiç. Ama gülümsemeyi bırakmak zorunda kalması çok canını yaktı bu sabah. O an yine gözü seğirdi, bu sabah hiç olmadığı kadar belirgin. O anda anlamıştı neden seğirdiğini. Uzun süredir yapmak istemediği ama yapmak zorunda olduklarını yapıyordu. Son iki senedir artık yetişkin olduğu için yapmak zorunda olduğu eylemlerin sayısı artmıştı. Onu sürekli denetleyen kişi sayısı da kayda değer şekilde arttığı için çok daha yoğun bir şekilde yapmak zorunda olduğu eylemleri yapıyordu. Kaçamıyordu. Çaresiz hissediyordu kendini bir süredir. Toplum ondan tam teslimiyet istiyordu, o veriyormuş gibi davranıyordu ama içten içe mantıksız buluyordu yaptığı birçok eylemi. Vücudunun kendini dışa vurum şekliydi gözünün seğirmesi, bunu anlamıştı. Durduk yere kahkaha atsa, soyunup koşsa, iş yerinde uyusa, hiç sevmediğini birine gerçek düşüncelerini söylese; onu onaylanmayan eylemleri gerçekleştirmekle yargılarlardı. Ama göz seğirmesine kimse itiraz etmezdi. Göz seğirmesi toplumca onaylanan biçimde vücutlarımızın isyan etmesidir diye düşündü sonra. O sırada servis turnikelere yanaştı ve hava ile çalışan kapıların açılırken çıkardığı tıslama duyuldu. İçeri giren soğuk havayı hissetti suratında. Önce sağ birinci sıranın, sonra da sol birinci sıranın inmesini beklerken ayağa kalkmaya hazırlandı. Ayağa kalkarken sağ ikinci sıradaki tecrübeli bireyle göz göze geldi ve başıyla hafifçe selam verdi. Tecrübeli bireyin gözlerinde, güne toplumun huzur ve düzenini koruyarak başlamanın haklı gururunu gördü. Turnikeye doğru yöneldi, kartını okuttu. İçeri girdi.

Kızılca-Düziçi-Osmaniye / 2016

DMCA.com Protection Status

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir