Bölüm 1 – UYANDI

Uyandı. Yatağında uyandı. Çift kişilik yatağında; uyandı. Geniş yatakta yatmayı severdi. Küçükken yerde yattığı döşekler de genişti. Şimdi full ortepedik yatağı da epey genişti. Alırken çok araştırıp en güzelinden almıştı. Küçükken yattığı yer yatağında uyanmayı çok severdi. O yüzden en iyisinden almıştı yatağını. Ama çok sürmedi anlaması; o hazzın yatağın rahat olmasından kaynaklanmadığını. Üzülmüştü ilk anladığında. Sadece o hazzın kaynağı değildi, daha nice mutluluğunun kaynağıydı o günler çünkü. Saate baktı. Bu duyguyu da özlemiş. Saatin ona hükmetmediği bir sabah sandı önce, sonra öyle olmadığını da anladı. Saati kurmadan uyumak isterdi her fırsatta. Dün gece de erkenden uyuyup saati kurmamıştı. Daha doğrusu saati kurmayı unutmuştu. Saat ona öyle derinden hükmetmişti ki, sadece kulağını uyarmıyordu her sabah beynine uyan emri vermek için. Vücudunun tüm damarlarına, tüm dokularına, organlarına, iliklerine kadar uyarıyordu onu aynı saat ve aynı dakikada uyanması için. Saate baktığı anda bunu da fark etti. Sıradan olmasını istemediği bu sabahta bile sıradanlık yapıştı ilk saniyede yakasına. İlk düşündükleri bunlar olduğu için canı sıkıldı. Sıradanlığa kendini bırakmanın en sevdiği yanıydı canını sıkacak düşüncelerin aklına gelmemesi. Her sabah uyanır, hızlıca giyinir, dişlerini fırçalar, aynaya bakardı ve evden çıkardı hemen. Ama kısa bir süre için bakardı aynaya. Tek başına kahvaltı yapmaması, saati servise yetişmenin sadece düzeni bozmadan bu işleri yapmakla mümkün olduğu şekilde en geç ana kurması da hep aynı sebeptendi. Kendiyle baş başa kalmaktan kaçıyordu hep. Uzun süredir oturup gelecek ve daha önemlisi şimdi üzerine düşünmüyordu. Akan bir nehirde kayığına binmiş, küreklere dokunmayan bir kayıkçı gibiydi. Akıntı onu götürüyordu her nereye gidiyorsa. Kıyıya bakmıyordu, önüne de bakmıyordu. Sorarlarsa nereye gittiğinden emindi. Akıntı nereye gidiyorsa o da oraya gidiyordu. Sorarlarsa ilerliyordu. Bazen hızlı bazen yavaş ama hep ilerliyordu. İlerlemek zor diyordu yine soranlara. Bazen bir kaya bazen bir şelale çıkıyor karşısına insanın. Hayat zordu sonuçta ne çıkaracağı belli değildi insanın karşısına. Bazen suda balıkları görüyordu, bu şekilde ilerlemek hoşuna bile gidiyordu öyle zamanlarda. Çizilmiş bir yolda gitmiyordu yani. Kimse laf edemezdi akıntının istediği güzergahta gidiyorsun diye, ettirmezdi de zaten. Derdi ki, “bu kayığı ben seçtim, balıkları ben tutuyorum kendi çabamla kendi alın terimle”.  Bunu dediği kişiler de farkında değildi tabi ki; bindikleri kayıkları kendileri seçseler de, hızları kayığa göre değişse de, hep akıntının istediği yönde gidiyorlardı, hep akıntının getirdiği balıkları tutuyorlardı. Onlara da kızmamak gerekiyordu tabi. Akıntının içinde doğup büyümüş biri, akıntının dışındaki durumu bilemezdi. Yandaki kayığa bakıyorlardı, yandakinin kayığı daha iyi diye o daha hızlı gidiyordu. Öyle görmüştü hep. O şanslı diye kaya diğerinin önüne çıkıyordu. Ama bazen şelale çıkıyordu yola, herkese aynı muameleyi gösteriyordu. Şelalede kayığı devrilmeyen şanslıydı ya da kayığını şelale de devrilmeyeninden seçtiği için akıllıydı. Lisede fizik dersinde nehir problemleri çözülürken, anlayan olmuştu elbette kürekleri eline almazsa hep akıntının isteği yönde gideceğini. Akıntı ya unuttururdu bu anladığı önemli noktayı o gençlere ya da küreği eline alma cesaretinin önüne geçemedi bu gençlerin. Sonra idealist dediler bu gençlere, sıra dışı  dediler, salak dediler, güzelim kayıkla en ileri o gidebilecekken harcadı potansiyelini dediler. İlk defa küreği eline almanın acemiliğiyle, yanlış kuvvet uygulayanlar olurdu hep. Kayığını alabora ederdi. Herkes çok iyi fizik bilmek zorunda değil tabi. Onlar akıntının gurur kaynağı oldular hep. “Akıntıya kendini bırakmayan devrilir” yasasının da güncel destekleri oldular. Bazıları da hem fizikten anlıyordu hem de çabuk öğreniyorlardı. Deneme yanılma sonuçta, teori zehir de olsan pratikte yapıyorsun bu işi sonuçta. Her hareketten bir sonuca varıp o sonucu öğrenmezsen, sen fizik kitabı yazmış olsan ne fayda. Kayığı yönlendirmeyi öğrenenler başka gözle bakabiliyordu artık dimdik ileri bakmaktan öte. Kayığın önünü hafif sağa kıran yandaki zıplayan tavşanları görürdü bazen, sola kıran daha önce hiç de dikkat etmediği portakal bahçelerini. Daha nice güzellikler fark etti bu fizik bilen, öğrenmeye yetenekli gençler. Bazıları kıyıya çıkmayı seçti sonra. Bazıları kayalardan kaçıp suda kalmayı, bazıları da şelaleleri tepetaklak olmadan aşmayı. Bazıları var ki fizikte on numaralar ama kafa çalışmıyor sonuçta. Akıntı yönünde gözü kapalı kürek çekmeyi seçti bu olayı kavramış ama çok yanlış kavramış gençler.  Çoğunu farklı kıldı ama kürekleri eline alma hissi. Kürek çekmeyi bilenler hep fazlaydı diğerlerinden. Bizimkisi de geçmişti bu yollardan. Baksan küreğin ustasıdır kerata. Ama türünün ilk örneğidir belki bizimki. Kürek çekmeyi bilip tüm bu duyguları yaşamıştır ama küreklere dokunmaz. Bakınca dışarıdan bırakmış kendini akıntıyla birlikle süzülüp gidiyor kayığında. Soranlara da hiç çaktırmıyor hani kürek çekebiliyorum ben, bu kayıklar hep kürekle çalışıyor, sağı çekince sola dönüyor solu çekince sağa dönüyor diye. Kayığına oturmuş, kayığı da kendi seçmiş bu arada, balık tutmayı da ihmal etmiyor hiç. Yetenekli ya iyi balık tutuyor aç kalmıyor da. Diğer yandan da karşısına çıkan her kayaya çarpıyor, her şelale de tepetaklak oluyor olacağı varsa. Yakınıyor taştan, kayadan, şelaleden; seviniyor yoluna çıkan balıklara. Fizikten anlamayan gençler övgüyle, kıskançlıkla, merakla bakıyor nasıl oluyor da böyle balık tutuyor bu diye. Anlamıyor hiçbiri. Fizik bilenler içinse bizimkisi tam bir bilmem kaç bilinmeyenli denklem. Kürek çekmeyi biliyorsun, niye çekmiyorsun. Kafan çalışıyor ki kürek çekebiliyorsun; niye akıntıyla gitmeye boyun eğiyorsun hala? Kimse anlamıyor anlıyorsanız bizimkini. Bazen saati kurmayarak da olsa eli küreğe gidiyordu. Bazen aynaya bakarken bazen kendi başına kahvaltı yaparken bazen saati yeterince geç kurmayıp erken kalınca düşünmeye yer bulup eli küreğe gidiyordu. Tutuyordu kendini, geri çekiyordu hep. Kolay değildi onun için küreklere dokunmamak. O hazzı bir kere alıp da bir daha almadan yoluna devam etmeye çalışmak hiç kolay değildi, inanın. Düşünmüyordu tekrar küreği eline alacağından korktuğu için. Sadece akıntıya bırakmak için büyük bir güç sarf ediyordu o kadar. Akıntıyla kalmak için güç sarf eden tek insan olmanın haklı gururunu mu yaşıyordu yoksa akıntıya hükmetme yeteneği olup da onu kullanmayan tek insan olmanın anlaşılmazlığının verdiği boşluğu mu yaşıyordu kendisi de bilmiyordu.  Aşikar olan tek gerçek vardı ki, farklıydı. Farklı olanlardan da farklıydı. Bir sabah o yer yatağında uyandığında anlamıştı bunu. Bunu anlamanın verdiği hazdı, çift kişilik full ortapedik yatakta aradığı.

100. Yıl – Ankara/2013

DMCA.com Protection Status

Bölüm 1 – UYANDI” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir