YARIŞ ATI

Doğdu. Her memeli gibi bir annesi, bir de babası vardı. Annesi de babası da yılkıya bırakılmış birer yaşlı emekçiydi. Zor bir iklimde dünyaya geldi, zor bir hayata sahip olacağı belliydi en başından. Güçlüydü ama akıllıydı da. Üstündü eşdeğerlerinden. Koştu. Seviyordu doğasında olan koşmayı. Doğduğu iklimde koşmaktan zevk alıyordu. Avantajı aşikârdı hızlı koşmanın bu iklimde. İyi koşuyordu. Fark edilecek kadar iyi koşuyordu. Fark edildi sonra. Hak etti diye düşündü diğerleri. Şanslı addedildi. Koşmak zor değildi onun için. Sahibi vardı artık, başkaları için koşacaktı. Başkaları koşması için her imkânı sağlayacaktı artık. Yemek kavgası, sığınak arayışı, düşman gözleme tedirginliği yoktu artık hayatında. Sadece koşması gerekiyordu. Sahibi için değerliydi, kendisine bu değer veriliyordu. Hoşuna gidiyordu bu durum başlarda. İyi olduğu bir işi yapmak hem onun için zor değildi hem de bu işi yapmak onun için bütün kapıları açıyordu. Önceden çok zordu hayatı. Dediğimiz gibi düşünmesi gereken epey olay vardı hayatında. Ama sahibi onun için tüm sorunları çözmüştü artık, tek yapması gereken koşmaktı. Evet, bir yarış atıydı artık. Hipodroma çıkar, koşardı. Hızlı koşar, ilk varan o olurdu bitiş çizgisine. Yetenekli olduğu için sahibi de o da kazanıyordu. En azından kendisi öyle düşünüyordu. Haberi bile yoktu, olmadı da, sahibine neler kazandırdığından. O sadece koşarak kazandığını düşündüğü; yediği samandan, uyuduğu sıcak ahırdan, kendisini tımarlayan seyisten haberdardı. Döllemesi için önüne getirilen kısraklardan bir de. Üstünlüklerini bir sonraki nesle taşıması isteniyordu sahibi tarafından. Üstün ırk arayışı, üstün kısraklarla çiftleştirilerek sağlanmaya çalışılıyordu doğal olarak. Hayatı boyunca erişemeyeceği bu kısraklarla çiftleşmek onu daha da mutlu ediyordu. Sahibine olan bağlılığı daha da artıyordu. Sahibini seviyordu. Sahibinin de onu sevdiğini biliyordu, ya da o öyle hissediyordu. Uzunca süre koştu. Her seferinde daha hızlı koşmaya çalıştı, sonunda verilen ödüllere ulaşmak için, sahibini mutlu edebilmek için. Kendisini hep zorladı, daha iyisi için. Sahibine olan bağlılık ve doğasında olan azim onu hep daha ileri götürdü. O daha iyisini başardıkça, gördü sahibinin gözünde olan değerinin hep arttığını. Emindi sahibinin onu sevdiğinden. Birçok hipodromda koştu, bir çok yarış kazandı. Yarış kazanmak onun için verilen ödüllerden fazlasıydı artık. Kazanınca farklı bir duygu hissediyordu. Farklı bir duygu, tam adını koyamıyordu. Ama çok hoşuna gidiyordu bu duygu. Gençken, kendi doğasında iken hissetmediği bir duyguydu bu. Her zaferden sonra, başka zaferler kazanma istediği oluşuyordu içinde. Bu duygu yol açıyordu bu isteğe. Koşmaya devam etti, kazandı başka zaferleri de. Uzun süre en iyi oydu. Mutlu olduğunu düşünüyordu, o zor günleri hatırlayıp. Daha ileriye koşmasını yardımcı oluyordu, o zor günlerde yaşadığı sıkıntılar. Çok masum hislerdi kendi açısından bakınca. Sonra başka atlar çıktı hipodromlara, daha önce görmediği, yenmediği… Bazıları kendi gibiydi, bazıları üstün ırk yaratma çabalarının sonuçlarıydı. Bir korku hissetti içinde, derinliklerde… “Acaba” demedi ama. Onları da yendi. Güçlü, deneyimliydi. Koşmayı seviyordu. Koştu, yendi… Daha sonra başkaları da geldi. Vakit geçti. Deneyimliydi, güçlüydü. Başkalarını da yendi… Vakit yine geçti. Deneyimliydi, eskisi kadar güçlü değildi. Yenmeye devam etti, deneyimin onu taşıdığı kadar. Başkaları da geldi. Artık “acaba” demeye başladı.  Acaba dediği bir gün, ikinci oldu. Bu duyguyu da ilk defa hissetti. Sevmedi bu duyguyu. Aslında dediğimiz gibi “ikinci” oldu. Yani hala iyiydi. Ama en iyi değildi. İlk o gün sordu o soruyu: “Neden koşuyorum?”. Önceden olsa çok kolaydı cevabı, duraksamaz sayardı; lezzetli saman, sıcak barınak, tecrübeli seyis, üstün kısraklar ve diğerleri için. Doğduğunda sahip olmadığı tüm bu imkanlar güzellikler için. Hem koşmayı sevdiğini herkes bilirdi. Kendisi de emindi hayatta en çok sevdiği işin koşmak olduğundan. Koşarken tüm bunları da kazandığı için koşuyordu. Önceden olsa bu kadar netti. Herkesle de tartışırdı, “mükemmel” bir hayatı olduğu konusunda. Sonra soru tekrar geldi aklına, “Neden koşuyorum?”. Güzel bir hayat için dedi tekrar, daha kısa. Biraz daha düşündü böyle deyince kendi kendine. Aslında, yarışı kazanmak için koşuyorum dedi;  düzeltti kendini. Aslında, yarışı kazanmak ve o sonradan öğrendiğim duyguyu tekrar tatmak için koşuyorum dedi. Aslında yarışı kazanmak ve sahibimi mutlu etmek için koşuyorum dedi. Biraz daha düşündü de, onun asıl sevdiği işin koşmak olduğunu hatırladı. Anladı ki, koşmak ve yarışı kazanmak farklı işler. Anladı ki onun yaptığı iş yarışı kazanmak; kendi doğasında iken yaptığı o çok sevdiği iş olan, koşmak değil. Bu farkı görebilmesi hiç de kolay değildi, ama gördü. Doğasında iken koşmasının hep başka amaçları vardı. Kendisini parçalamaya çalışan bir vahşiden kaçardı koşarak. Fırtına kopacağını anladıklarında bir barınağa koşarlardı. Bir kısrağa gücünü ispatlamak için koşardı. Yarış da yaparlardı, kazanmak için de koşmuştu. Zevk aldığı kazanmak değildi ama. O koşmayı severdi. Fark etti ki; o, sahibi için koşuyordu. Sahibinin mutluluğu, sahibinin mutluluğundan ona düşen için koşuyordu. Yarışı kazanınca hissettiği duyguyu sonradan edindiğini, sevdiğini fark etti. Birinci olan “üstün ırk” arkadaşına baktı sonra, sevinçliydi; hak etmişti. Kendini düşündü sonra, üzüldü. Kaybettiği yarışa değil ama. O bir yarış atıydı.

Ankara/2014

DMCA.com Protection Status

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir